Tüketmek ve tükenmek.!

Bu yazıda okuyacaklarınız asla bilimsel olma iddiasında değil. Zaten nesnel de değiller. Sadece benim görüşlerim. Ben “beyaz soykırım” yaşadığımızı düşünüyorum. Beyaz soykırım, bir milletin kimliğinin ve kültürünün yok edilmesidir, kendi değerlerine yabancılaştırılmasıdır, dilinin yozlaştırılmasıdır, tarihinden koparılmasıdır ve yaşam biçiminin bozulmasıdır.

Beyaz soykırım deyimini ben bulmadım, uydurmadım. Sosyolojide yukarıda yazdıklarım “beyaz soykırım” diye geçiyor. Ben bir soykırıma uğradığımız iddiasındayım. Ama yaşanan bu soykırımı da sadece bizim ülkemize özgü bir durum olarak görmüyorum. Küreselleşmenin dünyanın hemen her köşesinde, her coğrafyasında buna yol açtığına inanıyorum.

Bence beyaz soykırım öncelikle “tüketim” ile başlıyor. Türkiye 80’li yıllarda Arjantinleştirildi. Vahşi ekonomik sisteme geçiş ile beraber kavramların içi boşaldı. Birey topluma yabancılaştı. Güvensizlik arttı. Ekonomimiz dünya ekonomisine eklemlenmeye çalışırken, bir yerde hata yapıldı ve toplum üreten değil, tüketen ve değeri üretiminden değil, tüketiminden kaynaklanan bir güruh haline geldi.

Nasıl Arjantin’de tango yerini pembe dizilere bıraktıysa, Türkiye’de de oryantal dansın müthiş çıkışı başladı. Arjantin’de neoliberal politikalar, zengini daha zengin, fakiri daha fakir kılarken, fuhuş, suçluluk, eğitimsizlik, boşanmalar, yolsuzluk, gelir dağılımında adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, rüşvet, kayıt dışı ekonomi, uyuşturucu patladı. Tanıdık geliyor mu? Arjantin’de futbol ve hüzünlü fado müziği yükselirken, Arjantin deyimiyle “açlık kapıdan girince, sevgi pencereden çıktı”.

Borç sarmalındaki Arjantin iflas eden ve neredeyse sadece tüketen ve dünyanın, onun daha fazla tüketebilmesi için yardım elini uzattığı ve daha harcaması için para verdiği bir ülke oldu.

Carlos Saul Menem milli kaynakları çarçur ederken, kendisine devlet şirketlerini peşkeş çekenlerce tanrısallaştırıldı. Carlos Saul Menem Arjantinlilere “imajın her şey olduğunu” da öğretti. Erdem, ahlak, şeref, bilgi o kadar önemli değildi. Esas olan daha zengin olmak ve daha çok tüketmekti.

Halk daha çok tüketirken, Suriye’dem göçmen bir Osmanlı ailesinin oğlu olan ve bu nedenle “El Turco” diye anılan Menem de ülkesini tüketti. Arjantin’in 2001’de yaşadığı kriz de bu tükenmişliğin doğal sonucuydu.

Çünkü tüketim, tükenimdi, tükenişti. İnsan tarihi boyunca putlar yaptı ve o putlara taptı. İnsanın tapınma ve inanma ihtiyacı her zaman vardı. O inanma ihtiyacı, çoğunlukla kendini daha fazla güvende hissetme ihtiyacından kaynaklandı. Semavi dinleri bir kenara bırakırsak, insanın ilk çağlarından bu yana devam eden put yapıp, puta inanma alışkanlığı bugün de devam ediyor. Belki de içgüdülerimiz yüzünden.

Bu durumumuz “tüketim” alışkanlığımıza ve “tüketici” kimliğimize de yansıyor. “Ürünlere” ve “markalara” atfedilen değerleri kabullenip, benimsiyoruz. Bir marka şıklığı, diğer marka rahatlığı başka bir tanesi seçkinliği çağrıştırıyor. Biz de daha şık, daha rahat ve daha seçkin olmak için, aslında o ürünü veya markayı değil, ona yüklenen ve bizim de Pavlov’un köpeğindeki şartlanmışlıkla gelen bir refleks ile onları tüketiyoruz.

Hepimiz her ay bütçe yapıyoruz. Acaba kaç kişi bütçesini “temel mecburi ödemeleri ve temel ihtiyaçları” dikkate alarak yapıyor ve kaç kişi “kendisine aidiyet ve kimlik bahşedecek markalara ve ürünleri” tüketebilmeyi hedefleyerek bütçesini hazırlıyor?

Hangisi bir önceliktir; kirayı zamanında ödemek mi, yoksa yeni bir çanta almak mı? Veya faturaları zamanında yatırmak mı, yoksa dolapta duran beş deri ceket varken, altıncısını almak mı? Veya şöyle soralım; Bunlardan hangisi zihninizde daha çok ve uzun yer tutuyor?

Bütün bunlar sağlıksız bir tüketim kültürüne işaret ediyor. Benim kast ettiğim para harcama kültürü değil. Gerçekten para harcamak kültürdür ve kazandığınızı nasıl elinizden çıkaracağınızı doğru teşhis etmek bir birikimdir.

Yaşadığımız tüketim kültürü, “tüketme merkezli bir yaşam biçimine” tekabül ediyor. Ambalajına ve imajına göre ürün almayı, vaat ettiği sosyal statü için hizmet tüketmeyi içeriyor. Tüketim bağımlısı olmak sadece parayı tüketmiyor. Çünkü tüketim alışkanlıkları bireylerin birbiri ile ilişkisini de olumsuz etkiliyor.

Marka ve ürün fetişizmi aynı zamanda mutlak bir mutsuzluk ve yalnızlık duygusu da getiriyor. İnsanlar arası ilişkileri ve birey-toplum ilişkilerini de biçimlendiriyor.

Tüketirken daha yenisini ve daha özelini arayan ve her tüketişinde tüketebileceği daha yeni ve daha özel bir “ürünü” bulduğunda hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaşayan tüketici, insani ilişkilerinde aynı kısır döngüyü yaşıyor.

Yaşama bakışı tüketim ile biçimlenen ve kendisini tükettiği sürece mutlu hisseden tüketici, tüketemediğinde de mutsuz oluyor. Sadece bu kadar da değil, toplum ciddi anlamda bir “tüketim faşizmi” ile de tanışıyor. Ayakkabıdan arabaya kadar her markaya ve her markanın bütün ürünlerine yüklenen anlamlar ve kodlar, kişileri bazı yönelimleri benimsemeye zorluyor.

Tüketicinin önceliği ihtiyacı olan ve kendisine yakışan üründen “herkesin üniforma gibi taşıdığı” ve bir bakıma generallerin sol göğsündeki şeritler gibi, özelliklere işaret eden, markalar silsilesini sırtlamaya itiyor. Tıpkı ilkel insanların taşıdıkları, boyunlarına astıkları, ellerinde tuttukları ve barınaklarında bulundurduklar alametler gibi.

Tüketime kölelik, mutlu olmak için alışveriş yapmakla başlayıp, histerik bir biçimde çılgınca tüketme ile devam ediyor. Tüketimde ne bir önceki günün ne de bir sonraki günün kıymeti olmuyor.

Bir de yerde okuduğum gibi, “tüketim toplumun afyonu” oldu. Afyonlanan toplum, tükettiği ürünlerle, markalarla, hizmetlerle bilerek veya bilmeyerek yeni değerler de alıyor. Kullan ve at fotoğraf makineleri, hazır gıda ve daha niceleri insanı birey olmaktan koparıp, tüketici kimliğine hapsediyor. Hayatı tüketmek için yaşamayan birey, bir süre sonra her şeyi tüketici gözü ile görmeye ve tüketmeye başlıyor.

Birileri bize şıklık, sevilen müzik ve diğer benzer şeylerin neler olduğunu söylüyor. Biz de bunları “in”, “out”, “trend” ve “popüler” olmasına göre sıralayıp tüketiyoruz. Gerçekte ise bize sunulan “imajlar” bize, neye göre sevinip, üzüleceğimizi, neler ile gurur duyacağımızı ve nelerden uzak duracağımızı, duygularımızı ve tepkilerimizi öğretiyor. Biz de itaat edip, terbiyeli bir şekilde öğreniyoruz.

Ezberlenmiş zevklerle, öğrenilmiş mutluluklarla yaşıyoruz. Sevgiliye neden kırmızı gül alınır? Hafta sonları neden “brunch’a” gidilir? Neden cep telefonu kameralı olmalıdır? Arabadaki koltuklar neden elektronik ayarlanmalıdır? Reiki? Thai Chi? Feng Sui? Pilates?, Minimalizm?, Spa? Canınızın neden sushi veya “ılık alabalık salatası” veyahut “fesleğenli fetuccini” istediğini hiç düşündünüz mü? Kolayımıza da geliyor; Sportif olmaktansa, sportif giyinerek aynı “imaja” sahip oluyoruz. Zengin olmasak da, yelkenlimiz olmasa da, kendimizi başarı bulmasak da, bu sayede “açığı” kapatıyoruz!

Değerlerimiz, kutsallarımız değişiyor. Sizin önce “markayı seçmeniz” ile başlayan süreç, bir süre sonra “markanın sizi seçmesi ve biçimlendirmesi” ile devam ediyor. Değerler markalaşıyor, markalar birer değer haline geliyor. Bu sayede tapınılana markalar pahalanırken, siz de onları tüketerek ucuzluyorsunuz, tıpkı gerçek değerler gibi.

Elbette övünenler de var; markalara artı değer kattıkları için. Artı değer bence bir yalandır. Tıpkı marka değeri gibi ve marka bilinci gibi. Şu örneğe bakalım; Bir tişört beğenin ve fiyatı markasından dolayı 100 YTL olsun. Bir sokak ileri de aynı tişörtün benzeri veya aynısı, hatta bir taklidi 10 YTL olsun. Belki ikincisini alırsınız, ama birincisinin yerini tutmadığı düşünürsünüz.

O tişörtü aldığınızda o an için veya birkaç defa giydiğinizde mutlu olursunuz, sonrası ise boşluk. Her iki tişört de size yakışsa da, daha pahalı olanı almadığınıza hayıflanırsınız. Hâlbuki her ikisinin maliyeti belki 3 belki 4 liradır. Ama sizin içinizde aradaki 90 küsur lirayı da vermek gelir. Çünkü tişörtün üzerindeki markayı üzerinizde görmek istersiniz. Çünkü siz esirsiniz.

Veya bir başka örnek; sevgilinize, eşinize veya bir arkadaşınıza hediye alacağınız zaman, ürünün orijinal ve markalı olmasına dikkat edersiniz. Hâlbuki ürün aynı üründür. Kalitesi aynıdır. Ama esas olan sizin “marka” almanız ve o “marka” için avuç dolusu para harcamanızdır. Yoksa ne o mutlu olur ne de siz mutlu olursunuz.

Gerçekte ise, birçok marka kot aynı fabrikada, aynı kumaştan ve aynı makinelerde dokunur. Sadece son işlemde markaları ayrı dikilir. Ama sizi dokuyan tezgâh olan toplum, sizi terbiye ederken, bazı kuralları, kodları beyninize diker. O nedenle siz beş liraya almanız gereken ve gerçek değeri belki bunun yarısı olan ürünlere on beş lira ödersiniz. Amerika’da lisanssız olan ürünlere lisans parası verirsiniz.

Gerçek şudur? Afyon (baz morfin) kullanan afyon elde etmek için her şeyi yapar, her tavizi verir. Bir duruşu olmaz. Tüketim ile afyonlanan toplumun da duruşu olmaz. Tüketmesine izin verildiği, hatta daha fazla tüketmesine imkân verildiği sürece, her şeye razı olur. Bireyselliği de artık önemli değildir. Kişiliğini markalar ile biçimlendiren, değerlendirmelerinde reklâm sloganlarının, ürünlerin getirdiği çağrışımlar ile hareket eden ve yaşamını tüketerek tükenenlerin bir duruşu, ülküsü veya sahip çıkacağı bir değeri, kalmaz.

Tükeniş
Yazar: Kıvanç Galip Över
daha fazlası derki‘de


One response to “Tüketmek ve tükenmek.!

  • gülşen

    Yada bu tavuk çiftliğinde yumurtlayan tavuklardan farkı kalmamış sistemin değirmen taşları arasında un tanecikleri haline gelen iradelerimiz?
    Damar yapıyorsun amaa kanamayı durduramazsan hastayı kaybedersin..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: